16 Ocak 2019 Çarşamba

İLAÇ BAĞIMLILIĞI NEDİR


İlaç bağımlılığı, ilaç ya da ilaç gibi dışarıdan alınan maddelerin fizyolojik, ruhsal ve toplumsal açıdan olumsuz etki oluşturmalarına karşın tıbbi amaç dışında kullanılmasına yol açan alışkanlık haline gelmiş bir davranış biçimidir.

Özellikle son zamanlarda daha sık karşılaştığımız ilaç bağımlılığı hakkında şunu bilmek gerekir ki, her ilacın bağımlılık yapma potansiyeli yoktur. Bağımlılık yapan ilaçlar içerisinde uyku ilaçları ve sakinleştiriciler gibi psikiyatrik ilaçlar ve bazı ağrı kesiciler önde gelmektedir. Bu ilaçlar kendi gerçek tesirleri yanında aynı zamanda rahatlama, gevşeme, moralde açılma hissi gibi psikoloji üzerinde de bir etki yaratabilmektedirler.


İlaca karşı bir bağımlılık oluşmuş ise hepsi bir arada olmasa da bir dizi tipik belirtiler kendini gösterebilmektedir. Bunlardan bazıları; zararlı sonuçlarının bilinmesine rağmen sürekli hale gelen tüketim, ilaç alımına karşı yenilmez bir dürtü, ulaşmak istenilen tesire ulaşmak için dozun giderek arttırılması, ilacın bırakılması veya dozunun azaltılması halinde oluşan yoksunluk hissi, ilacın alımı üzerindeki kontrolün yitirilmesi ve son olarak ilaç alımına dikkati yoğunlaştırılması sebebiyle sosyal bağların, hobilere karşı isteğin azalabilmesidir.


Bağımlılık derecesi ve etkileri ilaca göre değişiklik göstermektedir. Kimyasal bağımlılık, kullanılan ilaç bırakıldığında ya da dozu önemli derecede azaltıldığında kendini yoksunluk sendromu olarak göstermektedir. Bu durumda birey bağımlı olduğu ilacı alamamasından dolayı kendi kontrolü dışında olan hareketlerde bulunabilmektedir. Yoksulluk sendromuna girdiği anda tek ve en önemli amaç bağımlısı olduğu ilacı almaktır. En çok alınan ağrı kesici grubunu romatizma ilaçları veya basit ağrı kesiciler oluşturmakla birlikte en hızlı bağımlılık yapan ilaçlar ergotamin içeren ilaçlar ve triptan grubu ilaçlardır.

İlaç bağımlılığında ortaya çıkan bir durum da toleranstır. Bu durumda ilk zamanlarda belirli bir doz ile ortaya çıkan etki giderek daha yüksek dozların kullanılmasıyla oluşmaktadır. Örneğin eskiden baş ağrısını dindiren doz kişi için artık yetersiz hale gelir. Kişi kendisini daha iyi hissetmek için dozu arttırır ve her artan doz kullanımı beraberinde tolerans problemini ortaya çıkarmaktadır. Bu durum aslında bir kısır döngü yaratmaktadır.

Yapılan bazı araştırmalar; ağrı kesicilerin yaygın ve kontrolsüz kullanımının ilaç alınmadığı durumlarda ağrının daha da artmasına ve ağrının ilaçlara daha az cevap verir hale gelmesine sebep olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda kontrolsüz kullanılan ağrı kesicilerin mide ülseri, böbrek ve karaciğer yetersizliği gibi ciddi rahatsızlıklara da sebebiyet verebileceği unutulmamalıdır. Ayrıca, ergotamin grubu ilaçların kalp damarları dahil tüm damarlar üzerine uzun süreli daraltıcı etkileri olduğundan kontrolsüz alımı sonucu nöropatilere yol açabilmektedirler. El, ayaklarda üşümeler, karıncalanma, uyuşmalar şeklinde sonuçlanabilmekte veya bu damar sorunları kalp krizine ve ölüme kadar götürebilmektedir.

Her gün 2-3 ağrı kesici kullanarak, bağımlılık seviyesine gelenlerin sayısı azımsanamayacak düzeydedir. İlaç bağımlılıkları tedavi gerektiren bir durumdur. Sürekli ağrı kesicilere sığınan kişiler, ileride daha büyük ağrılara maruz kalabilmektedir. Aşırı ağrı kesici kullanımına bağlı sürekli baş ağrısı çeken, yani bağımlı kişiler yalnızca ağrı yaşamamakta, unutkanlık, dikkat eksikliği, enerji eksikliği, yorgunluk, depresif durum, çarpıntı, baş dönmesi gibi şikâyetleri de meydana gelebilmektedir. Tipik bir bağımlı gibi, ağrı kesici almadıklarında baş ağrısı krizi geçirebilmektedirler ve bu durumu çözebilecek şeyin sadece ağrı kesici olduğunu düşünmektedirler.

Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi ilaç bağımlılığı terapilerinde de en iyi destek terapilerinden biri Mora Terapidir. Bağımlı olunan ilaç üzerinden çeşitli testler yapılarak kişiye özel terapiler planlanarak tedaviye geçilmektedir. Aynı zamanda yapılan renk terapileri ve bach çiçekleri terapileri ile bağımlılıkların oluşturabileceği psikolojik etkilerden de arınmak amaçlanmaktadır. Mora Terapi ile yapılan her seansta olduğu gibi burada da yapılan genel frekans temizliği ile genel sağlık durumu desteklenmektedir. 



9 Ocak 2019 Çarşamba

SAĞLIKLI YAĞLARDAN KORKMA!


Yağlar en değerli besin gruplarındandır. Birçok yağ çeşidi bulunmaktadır ve tüm yağları zararlı olarak adlandırmak çok yanlıştır. Araştırmalar sonucu yağ içermeyen diyetlerin insan sağlığını olumlu yönde etkilemediği kanıtlanmıştır. Fakat beslenme planına dahil etmemiz gereken yağlar sağlıklı yağlar olmalıdır. Yağ içeriği yüksek paketli gıdalar, kızartmalar, trans yağ içeren gıdalar bu gruba kesinlikle girmemektedir.

Sağlıklı yağlar hem enerji kaynağı olmaları açısından hem de çeşitli vücut sistemlerini destekledikleri ve enflamasyonu dengelediklerinden insan sağlığı için oldukça önemlidir. Sağlıklı yağlardan zengin besinlere ise; zeytinyağı, badem, ceviz, keten tohumu, yağlı balıklar, hindistan cevizi yağı, avokado ve yer fıstığı verilebilmektedir.


Zeytinyağı: Zeytinyağının en önemli özelliklerinden biri kalp ve dolaşım sistemi dostu olmasıdır. İçerdiği fito kimyasallar ve E vitamini gibi antioksidanlar sayesinde bağışık sistemini güçlendirir hatta kansere karşı vücudu korumada etkilidir. Kan şekeri seviyesini kontrol altında tutmakta ve hücrelerin insüline duyarlılığını artırmaktadır. Ayrıca kemik yapımını arttıran hormonların salgılanmasına destek olarak ileri dönemlerde oluşan osteoporoza karşı önlem oluşturmaktadır. Aynı zamanda bağırsak hareketleri ve temizliğinde de oldukça etkilidir. Ancak zeytinyağını kullanırken yararlı etkilerinden faydalanabilmek için doğru tüketilmesi çok önemlidir. Çabuk yanabileceğinden, kızartma ve kavurma gibi yüksek ısı isteyen işlemler için zeytinyağı doğru bir tercih olmayacaktır. Salatalarda çiğ şekilde veya zeytinyağlı sebze yemeklerinde kullanımı daha doğru olacaktır.


Avokado: 2013 yılında yapılan bir çalışma sonucunda, avokadonun kişilerde metabolik sendrom riskini düşürebildiği ve bel çevresi yağ miktarını azaltmada etkili olduğu gözlemlenmiştir. Kalp sağlığı için oldukça faydalı olan avokado limon ve sarımsak ile lezzetlendirilerek tercih edilebilmektedir. Ancak porsiyon kontrolü her yağ grubunda olduğu gibi burada da önemlidir.

Hindistan cevizi yağı: Özellikle son zamanlarda sıkça duyduğumuz Hindistan cevizi yağı, bağırsaklardan direkt emilebilme özelliğine sahiptir. Bu sayede metabolizma hızlandırıcı etki oluşturabilmektedir. Kilo kontrol veya zayıflama amaçlı oluşturulan diyetlerde porsiyon kontrolüne dikkat edilmek üzere kullanılabilmektedir. Ayrıca Hindistan cevizi yağının antibakteriyel özelliği de mevcuttur. Pişirme açısından yüksek ısıya dayanıklı olduğundan mutfakta rahatlıkla kullanılabilmektedir.

Keten Tohumu: İçerdiği omega 3 yağ asitleri sayesinde kalp dostu yağlar arasındadır ve bağışıklık sistemini de güçlendirmektedir. Kansere karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır. Aynı zamanda içeriğindeki omega 3 yağ asitleri sayesinde de depresyondan korunmada etkilidir.

Ceviz ve Badem: Ceviz, kalp damar sağlığını koruduğu gibi beyin için de en değerli besinlerden bir tanesidir. Bademin, Amerikan Kalp Cemiyetinin yaptığı bir araştırmaya göre kalp hastalıklarına karşı önleyici etkisinin olduğu ve bel çevresi yağlanmayı azaltıcı etki gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca yüksek oranda magnezyum ve E vitamini içerdiğinden bağışıklık sistemini kuvvetlendirmektedir.

Beslenme düzenine dahil edilebilecek sağlıklı çeşitlilik sağlayarak, daha zengin ve sağlıklı öğünlerin oluşturulabilmesini sağlamaktadır. Bu yüzden, Mora terapi ile yapılan bağırsak terapisi ve kilo seanslarından sonra, danışanlara hangi yağların, gün içerisinde nasıl ve ne kadar kullanabilecekleri hakkında bilgi verilmektedir. Özellikle zeytinyağı kullanımı Mora protokollerinde sıkça kullanılması önerilen yağlardandır. 



3 Ocak 2019 Perşembe

KIŞ AYLARI SPOR YAPMAK İÇİN ENGEL DEĞİL


Teknolojik gelişmeler her ne kadar hayatımızı kolaylaştırsa da hareketlerimizi de bir o kadar kısıtlamaktadır. Merdiven yerine asansör kullanıyoruz, evimizin önündeki durakta otobüsten inmeye özen gösteriyoruz, yakın mesafelerdeki iş yerlerine bile araba ile gidiyoruz, yürüyen merdiven bulunan yerlerde normal merdiven kullanmıyoruz. Hatta internet üzerinden alışveriş yapıyor, market siparişlerimizi bile telefonla veriyoruz. Bu küçük gibi görünen değişimler aslında günlük aktivitemizi değerlendirdiğimizde oldukça önemli faktörlerdir.



Düzenli egzersiz zihinsel, duygusal ve bedensel açıdan oldukça önemlidir. Bütünsel olarak sağlıklı olabilmek için egzersizin hayatımızda mutlaka yeri olması gerekmektedir. 

Düzenli fiziksel aktivite bedensel açıdan bakıldığında, kas kuvveti, miktarımızın arttırılmasını, eklem hareketliliğinin ve esnekliğinin arttırılmasını, vücut dayanıklılığın arttırılmasını, dengenin kolay sağlanabilmesini, reflekslerin gelişmesini, vücut duruşunun düzeltilmesini ve kemik mineral yoğunluğunun korunmasını sağlamaktadır. Aynı zamanda düzenli egzersiz ile kalp ritmi ve kan basıncı düzene girmekte, solunum kapasitesi artmakta, yüksek kan kolesterol ve trigliserit düzeyleri düşmekte, kan şekeri kontrolü sağlanmakta, metabolizma hızlanmakta ve vücut depo yağlarından enerji sağlamaya başlamaktadır.
Aynı zamanda, fiziksel aktivite sırasında stres hormonlarının üretiminin yavaşlaması, zihinsel olarak rahatlamayı, günün yorgunluğunu ve stresini geride bırakmayı, kişinin özgüvenli olmasını ve sosyal ilişkilerinde daha başarılı olmasını desteklemektedir.

Kış aylarında egzersiz genellikle geri planda kalabilmektedir. Ancak soğuk mevsimin getirdiği ağırlık, ruh hali düşüklüğü ve bedendeki yağ depolanması, hareket etmedikçe kısır döngüye girebilmektedir. Kış mevsiminde yapılan düzenli egzersizler, mutluluk hormonu seratoninin salgılanmasını artırmakta, iş veya okul stresini azaltabilmektedir. En önemlisi de düzenli egzersiz bağışıklık sistemini ve metabolizmayı kuvvetlendireceğinden kış hastalıklarından korunmada oldukça etkilidir.   

Kışın açık havada yapılan yürüyüş gibi orta derecede aktivitelerde, bahar-yaz aylarına kıyasla daha çok enerji harcanmaktadır. Araştırmalara göre; soğuk havada bedenimiz metabolik hızını artırmakta, bu da daha fazla kalori yakımını sağlamaktadır.  Vücut, kış aylarında spora daha iyi cevap verebilmektedir.
Ruhsal ve zihinsel açıdan bakıldığında ise; soğuk havada beden daha çok çalışmak zorunda kalacağından, endorfin üretimini de artırmaktadır. Bu durum da daha mutlu bir ruh halini desteklemektedir. Özellikle mevsime bağlı duygusal dalgalanmalar yaşayan kişilerin kış aylarında egzersiz yapması, bu durumun ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Kış aylarında vücut ısısını korumak göz ardı edilmemelidir. Hızlı tempolu yürüyüşler, koşu, bisiklet, buz pateni ve kayak ile orta ve yüksek derecede egzersizler sonucunda önemli miktarda ısı açığa çıktığından vücudun soğuktan etkilenme oranı da düşmektedir. Bunun aksine yavaş tempolu yürüyüş yaparken açığa çıkan ısı miktarı az olacağından vücut ısısını korumak zorlaşabilmektedir. Soğuk havaya çıkılmadan önce, kapalı ortamda, en az 5 dakika ısınma hareketi yapılmalıdır. Dışarıya çıktıktan sonra sporun ağırlık derecesi kademeli olarak arttırılmalıdır. İlk 10 dakikada hafif tempoda ve 5 dakikada bir, 30 saniye dinlenecek şekilde planlama yapılmalıdır. Spora ara verdiğinizi an vücut ısısı hızlıca düşmeye başlayacağı için soğuma süreci kapalı ortamda gerçekleştirilmelidir.

Kış sporları açık havada yapılabileceği gibi hava şartları nedeniyle spor salonlarında ya da evde de yapılabilmektedir. Evde yapılabilecek sporlar kilo almamak, hacim kazanmak, sıkılaşmak, vücut geliştirmek, kardiyo egzersizleri olarak yapılabilmektedir. Herhangi bir alet kullanmadan da vücudun kendi ağırlığıyla evde de etkili spor yapabilmek mümkündür. Pilates ve yoga evde uygulanabilecek egzersizlere verilebilecek güzel örneklerdir.

Mora Terapi yöntemiyle yapılan kilo ve bağımlılık terapilerinde, danışanların fiziksel aktivite durumları mutlaka sorgulanmaktadır. Genel olarak hareketsiz bir yaşam sürdüğü düşünülen kişilere günlük, düzenli olarak fiziksel aktivite yapmalarının öneminden bahsedilmektedir. Spor bütünsel sağlık için vazgeçilmezdir.  

26 Aralık 2018 Çarşamba

MÜZİK TERAPİSİ NEDİR? NELER İÇİN KULLANILABİLİR?


Müzik, günlük yaşantımızın her alanında önemli rol oynamaktadır. Sakinleştirici veya uyarıcı, neşe veya üzüntü verici olabilmektedir. Anılarımızı canlandırabilir; duygularımızı ifade etmemize yardımcı olabileceği gibi değişik duyguların ortaya çıkmasına da neden olabilir.

Müzik terapi, insanların sağlık durumunda düzelme sağlamak amacıyla terapötik bir ortam sağlayarak melodi, ritim, seyir ve ton gibi müzikal bileşenlerinin kullanılması ile uygulanmaktadır.  Müzik terapide her tür enstrüman ve insan sesi kullanılabilmektedir.

Dünya Müzik Terapisi Federasyonu (WFMT) müzik terapiyi; ‘Müzik terapisi, bir müzik terapistinin bir danışan veya grupla, onların fiziksel, duygusal, zihinsel, sosyal ve kognitif ihtiyaçlarına karşılık verebilmek adına iletişim, diyalog, öğrenim, mobilizasyon, ifade, organizasyon ve bunlarla ilişkili diğer terapötik amaçları gerçekleştirebilmek ve kolaylaştırmak amacıyla planlı bir süreçte müzik ve/veya müzikal unsurları (ses, ritim, melodi ve armoni) kullanmasıdır’ şeklinde tanımlamaktadır.


İnsan yaşamında etkili ve güçlü bir iletişim aracı olan müzik, yalnızca ruhsal yapının kötü olduğu durumlarda değil, iyi olduğu durumlarda da insanı etkilemektedir. Müzik kendine özgü dili, yapısı ve anlatım öğeleriyle insanın duygu ve düşüncelerine seslendiği söylenebilmektedir. Bu bağlamda eski medeniyetlerde de psikolojik sorunların giderilmesinde müziğin terapik etkilerinden yararlanılmıştır. Tarihin ilk dönemlerinde şamanlarla başlayan müziğin terapötik kullanımı Antik ve Orta çağ’ da Batı medeniyetinde de etkisini göstermiştir. İslam medeniyetinde sufilerin ilgi gösterdiği müziğin iyileştirici gücü Osmanlı ve Selçuklu döneminde de devam etmiştir. 1960’lı yıllarda müzik ile tedavi uzmanlarının arttırılmasına ve kapsayıcı bir eğitim almalarına yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Böylelikle müzik terapi sistematik olarak uygulanan bir disiplin haline gelerek günümüze kadar gelmiştir.


Müzik, merkezi sinir sistemi ve beyin kabuğunda yer alan düşünme, öğrenme, konuşma, beden kontrolü ile ilgili merkezleri uyarmaktadır ve bu alandaki gelişmeleri desteklemektedir. Müzik depresyon geçiren gençlerde beyni rahatlatıcı ve hormonel düzensizlikleri hafifletici rol oynayabilmektedir. Müziğin hormonlar üzerindeki etkisi, müziğin tarz ve şekline bağlı olarak stres hormonlarını artırabilir veya azaltabilmektedir.

Vücudumuzun motor işlevleri müzikal ritimlerle antrene olur. Örneğin, bir müzik parçası dinlerken yürümeye çalıştığınızda adımlarınızın hızı, o müzik parçasının ritmine uyumlu hale gelmektedir. Kaslarımız dışında da nefes alışımız, kalbimizin atışı dinlediğimiz müzikle değişebilmektedir. Diğer bir deyişle müzik, fizyolojik işlevlerimizi etkileme ve değiştirme potansiyeline sahiptir.

Günümüzde müzik terapinin kullanım alanı oldukça geniştir. Nöroloji, kardiyoloji, onkoloji, psikiyatri gibi klinik alanlarda tamamlayıcı bir yöntem olarak kullanılmaktadır. Nörolojik hastalıklarda hastalığın ilerlemesini takip etmek için bu yöntem kullanılabilmektedir. Kanser hastalarında dikkatin müziğe odaklanması, hastanın hastalığını düşünmeyeceği bir zaman dilimi oluşturacağından gevşeme ve anksiyetenin giderilmesinde önemlidir. Çocuklarda nöromotor gelişimin desteklenmesinde de bu etkilerden yararlanılabilmektedir. Ayrıca müzik terapi, alkol ve madde bağımlılığının tedavisinde de önemli bir yere sahiptir. Yapılan bilimsel araştırmalarda klasik türk müziği ile klasik batı müziğinin hastalıklar üzerinde iyileştirici bir etkiye sahip olduğu saptanmıştır.

Mora Nova modüllerinden olan, 5-Element Müzik modülü tanı ve tedaviye Geleneksel Çin Tıbbına göre müziğin eşlik etmesini mümkün kılmaktadır. Huzursuzluğu, üzgünlüğü gideren, kişinin dinginleşmesini, sakinleşmesini, tazelenmesini, canlanmasını, iyileşmesini, rahatlamasını sağlayabilecek melodileri içermektedir. Depresyon tedavilerinde ve iştahsız danışanlarda da  destek olarak kullanılabilecek seçenekleri de bulunmaktadır. Kendi başına terapi olmasının yanında, uygulanan farklı terapilere destek amaçlı da kullanılabilmektedir.  



19 Aralık 2018 Çarşamba

DEĞİŞİME AÇIK OL, YENİLEN, BU YIL SENİN YILIN OLSUN!


Değişim hayatın karşı konulamaz kuralıdır. Doğa, içinde barındırdığı milyonlarca tür canlıyla birlikte her an, durmaksızın değişmektedir. Doğadaki canlıların hepsi, varlıklarını değişebilme yeteneklerine borçludur. Değişime direnen canlılar elenmekte; uyum gösterenler soylarını devam ettirebilmektedir. Charles R. Darwin’ nin de dediği gibi ‘Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan.’

Toplumsal değişim de doğa kanunlarına benzerlik göstermektedir. Biz istesek de istemesek de içinde bulunduğumuz çevre, koşullar, ilişkilerimiz, konumumuz değişim halindedir. Hayat bizi bir şekilde sürekli değişmeye, yenilenmeye yönlendirir.


Dünya bir dinamizm içerisinde değişmektedir. Değişim insan için doğal bir olgudur ve belirli ihtiyaçların daha iyi karşılanması için ortaya çıkmaktadır. Başarı ve tatmin duygusu da aslında bu değişime ayak uydurmakla birlikte gelmektedir. Değişime direnen insanlar da değişen koşullar karşısında maalesef güçlü kalamamaktadır.

Hayatımızın her döneminde, o zamanın enerjisine uygun olarak hayatımızdan bazı şeyler eksilmektedir. Bu eksilen şeyler büyük olasılıkla, eskiden beri bizimle olan ama artık enerjisel olarak artık bizi desteklemeyen şeylerdir.

Değişmek, yenilenmek yaşamın ayrılmaz parçalarıdır. İnsan, yaşamın içinde akıp giderken değişim de onun peşinden gitmektedir. Hayatın, bizden bir şeyleri alıp götürdüğünü düşündüğümüzde; yerine hep yenilerini koyacağı unutulmamalıdır. Bir şeyler eksilmeden yerine yenileri gelmez. Bunlar tutunduğumuz ilişkilerimiz, işimiz, kalıplaşmış düşünce ve inançlarımız, davranışlarımız, yaşam tarzımız olabilir. Bu yüzden önemli olan gidenlere üzülmek değil, yeni geleceklere yer açmaktır.
Yenilenmek, değişime ayak uydurmak kişiye enerji verir. Bu ister yeni bir yere gitmek ister yeni bir şey öğrenmek ya da yeni bir ilişkiye girmek olsun, bütün yenilikler enerjimizi yükseltir. Yeni bir fikir, bakış açısı, yaklaşım veya yeni başlangıçlar zihnimizi açar. Bu sebeple yeniliklere açık olan ve hayatına yenilikleri sokan insanlar her yaşta genç kalırlar.
Her şey değişir. Alışkanlıklar, inançlar, bakış açıları, görüşler, problemler, beklentiler, umutlar, endişeler, öncelikler, teknoloji, sistemler, fırsatlar… İnsanlar da değişerek olgunlaşır.
Değişim; yeni çevrelere, yeni insanlara ve durumlara karşı esneklik kazandırır, kişisel, ekonomik ve sosyal açıdan geliştirir, daha rahat bir yaşam sürmeyi sağlar, hayatın akışını değiştirebilecek fırsatlar sunar, yeni şeyler keşfetmeyi sağlayarak yeni bakış açıları kazandırır. Hayata farklı açılardan baktıkça hedeflerimiz ve amaçlarımız büyür, ilerleme kaydederiz. Aynı zamanda bir şeyleri değiştirmeyi hedeflediğimizde hayatımız yavaş yavaş monotonluktan kurtulacaktır. Yaptığımız ufak değişiklikler, hayatımızda büyük değişimler olmasını sağlayacaktır. Değişime açık olduğunuzda doğal olarak hayata karşı gücünüz de artacak. Zorluklara kolayca göğüs gereceksiniz. 

Yeni bir yıl… 2019 için kendinize hedefler belirleyin, değişime hemen şimdi başlayın! Bağımlılıklarınızdan, bir türlü veremediğiniz inatçı kilolarınızdan kurtulun, stressiz ve daha sağlıklı bir yaşam için bir adım atın.  Mora terapi ile sigara alkol gibi bağımlılıklarınızdan, alerjilerinizden ve inatçı kilolarınızdan kolayca kurtulabilirsiniz. Aynı zamanda; Mora terapi detoks terapileri ile vücudunuzda birikmiş olan toksinlerden arınabilir, Mora Color ve Mora Bach Çiçekleri terapileri ile daha iyi hissedebilir, yeni yıla daha motive başlayabilirsiniz. 


12 Aralık 2018 Çarşamba

BESİN ALERJİSİ VE BESİN İNTOLERANSI


Besin alerjisi ve besin intoleransları toplumumuzda kavramsal açıdan birbirleriyle çok sık karıştırılmaktadır. Herhangi bir besinin tüketiminden sonra sindirim sisteminde meydana gelen şikayetlerin genellikle besin alerjisi nedenli olduğu düşünülmektedir. Oysa bu klinik bulguların birçoğu alerjik reaksiyonlardan ziyade besinlere bağlı intolerans sonucu ortaya çıkmaktadır.

Besin alerjisi ya da intoleransı sonucu gelişen klinik bulgular benzerlik gösterdiği için bu karışıklığın yaşanması normaldir. Ancak her iki durumun gelişim mekanizmaları farklıdır. Bu yüzden doğru tedavi için doğru tanının konulması çok önemlidir.


Besin alerjisi bağışıklık sistemimizin besin proteinlerine karşı verdiği anormal yanıt sonucu meydana gelmektedir. Besinlere karşı oluşan bağışıklık sistemi elemanları, besin alerjisinin gelişmesinde rol oynamaktadır. Besin alerjisinde klinik bulgular besin alımından çok kısa süre sonra ortaya çıkmaktadır. Ciltte kızarıklık, kaşıntı ve ödem plakları (ürtiker), dudaklarda ve göz çevresinde şişlik, karın ağrısı, kusma, nefes darlığı, öksürük, boğazda tıkanıklık hissi, dilde şişme, göğüs ağrısı, çarpıntı ve tansiyon düşüklüğü besin alerjisine bağlı bulgulardır. Tüm vücudu etkileyen anaflaksi ise en ağır besin alerjisi reaksiyonudur. En sık karşılaşılan alerjik besinlere buğday, soya ürünleri, yumurta, süt, çilek, badem ve ceviz örnek olarak verilebilmektedir.

Besin intoleransı, tüketilen bir gıdanın içinde yer alan bir maddeye karşı sindirim sisteminin verdiği tepki olarak tanımlanabilmektedir. Besin intoleransının gelişiminde vücudun bağışıklık sisteminin rolü yoktur. Besin alerji ile aralarındaki en önemli farkı da budur. Besin intoleransının nedeni, enzim eksikliği ya da gıdanın içindeki maddenin vücut tarafından sindirilememesidir. Besindeki bir madde kişinin sindirim sistemi tarafından doğru bir biçimde sindirilemez veya parçalanamaz ise bu durum sindirim sistemini tahriş edebilir ve hasarlara yol açabilir. Örneğin laktoz intoleransı, sütte yer alan laktoz karbonhidratının sindirilmesini sağlayan laktaz enzimi eksikliği sonucu oluşur. 

Vücudun besinlere karşı gösterdiği reaksiyonlarının büyük çoğunluğunu besin intoleransları oluşturmaktadır.  Belirtilerine bulantı, kusma, karın ağrısı, mide de şişkinlik hissi, gaz, karında kramp tarzı ağrılar, yemek borusunda yanma hissi, ishal, baş ağrısı, huzursuzluk ve sinirlilik hali örnek olarak verilebilmektedir. Bu belirtiler besin alerjileri gibi çok kısa sürede açığa çıkmak zorunda değildir. Aynı zamanda besin intoleransında açığa çıkan belirtiler alerjilerdekiler kadar ölümcül değildir. Ancak besin intolenaslarının mutlaka kontrol altında tutulması gerekmektedir.

Besin intoleransı tanısında öncelikle sorumlu besinlerin belirlenmesi gerekmektedir. Sorumlu besinin bulunması sürecinde hastadan geriye dönük besin günlüğü tutması önemlidir. Eliminasyon diyetleri de tanı konusunda yardımcıdır. Sorumlu olabilecek besinler açısından alerjik reaksiyon olasılığı olanlar öncelikle beslenme planından çıkarılmalıdır. Eliminasyon diyetinde problemli besinlerin saptanması için kuşku duyulan besinler tümüyle diyetten çıkarılır ve daha sonra bu besinler teker teker tekrar diyete eklenir. Belirtiler incelenerek hangi besinlerin gıda intoleransına neden olduğu anlaşılabilmektedir.

Mora Terapi yöntemi ile madde frekanslarının vücuda verilerek kişinin ellerindeki birkaç nokta üzerindeki cilt direncinde oluşan ufak oynamalar izlenerek besinlerin test edilmesi mümkündür. Alerjenler ya da gıdaların frekansı vücuda verildiğinde cildin üzerindeki elektriksel aktivite değişir ve bu değişim maddenin vücut için toksik, alerjik veya intolerans olduğu bilgisini vermektedir.

Test cihazda kayıtlı olan gıda intoleransları, ağır metaller, tarım ilaçları, çevresel toksinler ya da gıda katkı maddeleri üzerinden yapılabilmektedir. Aynı zamanda kişinin rahatsızlık duyduğunu düşündüğü maddeler üzerinden de test yapmak mümkündür. Sonrasında çıkan sonuçlar doğrultusunda uygun terapiler seçilerek ilerlenir. Öncelikle genel frekans temizliği ve genel vücut detoksu ile vücut birikmiş tüm kötü etkenlerden arındırılır. Sonrasında verilecek olan eliminasyon diyetleri ile kişinin verdiği reaksiyonlar en aza indirilebilir hatta yok edilebilmektedir. 


5 Aralık 2018 Çarşamba

KORKULARINDAN ARINMIŞ, ÖZGÜR BİR SEN


Sağlık anlayışı hastalıkları tedavi etmek yerine, hastalıklara neden olan sorunu ortadan kaldırmaya yönelik olan bütünsel tıp son zamanlarda Türkiye’de de sıkça tercih edilen yöntemlerin arasına yer almaktadır. Klasik tıpta, hastalık süreçlerinin tedaviyle kontrol altına alındığı bir süreç izlenirken bütünsel tıpta “tedavi” değil, “iyileşme” esas alınmaktadır. İyileşme ise bir bütün olarak kişini ruh, beden ve zihin sağlığına yönelmektedir. Bütünsel tıp bir bütün olarak kişinin sağlık dengesinin kurulmasıyla gerçekleştirilmektedir. Bütünsel tıp, insanların birbiriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerinin, yaşayış tarzlarının, ruhsal durumlarının genel sağlıkları üzerindeki belirleyiciliğine vurgu yapmaktadır.   



Kişinin bütünsel olarak sağlıklı olabilmesi için, kendisini her alanda özgür hissedebiliyor olması elzemdir. Kişilerin zihinlerini sürekli meşgul eden korkularından, bedenen ve duygusal açıdan bağlandıkları sigara, alkol gibi zararlı maddelerden arınabilmesi, sağlıklı bir yaşam tarzı ve beslenme düzeni benimsemeleri özgürce yaşayabilmeleri için çok önemlidir. Duygu, beden ve zihin dengesi ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

Kişilerin kendi bütünselliğinde çok geniş alanlara yayılan korkular aslında zihne yerleşmiş otomatik programların sonucudur. Genel geçer anlamda korkuyu bir belirsizlik karşısında tehdit algısıyla tetiklenen, rahatsız edici ve olumsuz bir his olarak tanımlayabiliriz. Günlük yaşamda sık yaşanan korkulara; yükseklik korkusu, hayvan korkusu, kapalı alan korkusu ve karanlık korkusunu örnek olarak verebiliriz. Korkuların ardında kimi zaman yaşanmış kötü tecrübeler yer alırken, tecrübe edilmemiş, çevresel etkenlerden öğrenilmiş korkular da korku yaşayan kişini hayatını etkileyebilmektedir. Unutulmamalıdır ki tüm insanlığın ortak bir korkusu yoktur ve korkular sonradan kazanılmıştır.

Kişi kendisi için tehlikeli gördüğü durumu hayatına kronik olarak yaymaktadır. Bu genelleme kişinin tüm hayatına etki eder, kişi kendisine yabancılaşabilir, hatta depresif bir noktaya doğru ilerleyebilir.

İnsanlar, korkularını cesur adımlar atarak ve pozitif düşünerek hayatlarından uzaklaştırabilirler. Korkuları yenme konusunda da Mora Bach Çiçekleri terapileri en büyük destekçiniz olacaktır. Bach Çiçekleri Terapisi, otomatik korkuların vücudun çevresine yaymış olduğu bozuk elektromanyetik sinyalleri filtreleyerek vücudun elektromanyetik titreşimlerini dengelemektedir. Korkuya maruz kalan bireylerde bozulan elektromanyetik sinyallerin vücuttan atılmasıyla kişide rahatlama, sakinlik ve mutluluk hali gözlemlenmektedir. Bach Çiçekleri Terapi ile ruhsal durum dengelendiğinden oluşan pozitif düşünce, bedensel rahatsızlıklarda da iyileşme görülmesini sağlar, kişinin motivasyonunu artırır. Pozitif düşüncelere sahip bireyler duygu, beden ve zihin bütünlüğünde sağlıklı bir yaşam sürerler.