probiyotik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
probiyotik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2025 Pazartesi

Sonbaharda Bağışıklık Dostu Beslenme Rehberi

 



Sonbaharda Bağışıklık Dostu Beslenme Rehberi

Mevsim değişimleri, özellikle de yazdan sonbahara geçiş, vücudumuzun dengesini en çok zorlayan dönemlerden biridir.
Havanın serinlemesiyle birlikte bağışıklık sistemi daha fazla savunma gücüne ihtiyaç duyar.
Bu dönemde sık görülen halsizlik, yorgunluk, grip ve soğuk algınlığı gibi sorunlara karşı en güçlü kalkanlardan biri ise doğru beslenmedir.

Sonbaharda bağışıklık sistemini destekleyen besinleri sofrana dahil ederek hem enerjini koruyabilir hem de hastalıklara karşı daha dirençli olabilirsin.
İşte bu döneme özel, bağışıklık dostu beslenme rehberi:

1. Mevsim Sebze ve Meyvelerini Tüket

Sonbahar, doğanın bize sunduğu en renkli ve besleyici dönemlerden biridir.
Brokoli, karnabahar, lahana, havuç, pancar, ıspanak ve balkabağı gibi sebzeler, C vitamini ve antioksidan açısından zengindir.
Meyvelerde ise elma, armut, nar, üzüm ve ayva gibi türler hem bağışıklığı güçlendirir hem de sindirimi destekler.

Bir örnek: sabah kahvaltında nar taneleriyle süslenmiş bir yoğurt kasesi, hem güne enerji verir hem de antioksidan desteği sağlar.

2. C Vitamini Kaynaklarını Artır

C vitamini, sonbahar döneminde en önemli bağışıklık destekçilerindendir.
Kuşburnu çayı, mandalina, portakal, kivi, kırmızı biber ve maydanoz, C vitamini açısından zengin kaynaklardır.
Sabah güne bir bardak ılık limonlu suyla başlamak, vücudun savunma sistemini güçlendirmeye yardımcı olur.

3. Probiyotiklerle Bağırsak Sağlığını Koru

Bağışıklığın büyük bir kısmı bağırsaklarda başlar.
Ev yapımı yoğurt, kefir, turşu ve probiyotik takviyeleri bağırsak florasının dengesini korur.
Bu sayede hem sindirim sistemin rahatlar hem de hastalıklara karşı direncin artar.

4. Çinko ve Demir Kaynaklarını Unutma

Çinko, bağışıklık sisteminin güçlü çalışması için kritik öneme sahiptir.
Kabak çekirdeği, yumurta, badem, kırmızı et ve yeşil mercimek gibi besinler çinko ve demir bakımından zengindir.
Haftada birkaç kez bakliyat tüketmek, hem demir seviyeni dengelemene hem de enerji artışına destek olur.

5. Balık ve Omega-3 ile Bağışıklığı Destekle

Sonbahar, yağlı balıkların bol olduğu bir dönemdir.
Somon, sardalya ve uskumru gibi balıklar, Omega-3 yağ asitleriyle iltihaplanmayı azaltır ve bağışıklığı destekler.
Haftada en az 2 gün balık tüketmek, vücudun direncini artırır ve kalp sağlığını korur.

6. Yeterli Su İç, Bitki Çaylarını Dahil Et

Havalar serinledikçe su içme isteği azalır ama unutma: vücut hâlâ suya ihtiyaç duyar.
Günde en az 2 litre su içmeye özen göster.
Ayrıca ıhlamur, zencefil, adaçayı ve tarçın çayı gibi bitki çayları hem bağışıklığı destekler hem de boğazı yumuşatır.

7. Şekeri Azalt, Doğal Alternatifler Tercih Et

Aşırı şeker tüketimi bağışıklığı zayıflatır.
Tatlı ihtiyacını hurma, kuru kayısı, bal veya bitter çikolata gibi doğal alternatiflerle karşılayabilirsin.
Evde yapılan yulaflı enerji topları ya da fırınlanmış meyveler hem sağlıklı hem de lezzetli seçeneklerdir.

8. Yeterli Uyku ve Denge

Beslenme kadar uyku düzeni de bağışıklığın güçlenmesinde etkilidir.
Düzensiz uyku, vücudun yenilenmesini engeller ve stresi artırır.
Her gece aynı saatte uyuyup uyanmak, bağışıklık sisteminin ritmini korumaya yardımcı olur.

Sonbaharda Mora Terapi ile Enerjini ve Direncini Artır

Bedenin bağışıklık sistemi kadar enerji dengesi de bu dönemde önemlidir.
Mora Terapi, non-invaziv yapısıyla vücudun doğal frekans dengesini destekleyerek bağışıklık sisteminin daha dengeli çalışmasına yardımcı olur.
Kimyasal madde kullanılmadan, bedenin kendi savunma mekanizmalarını güçlendirmeye destek olur.
Sonbaharda enerji düşüklüğü, stres veya dengesizlik hissediyorsan, Mora Terapi ile bedenine ve zihnine denge kazandır.

Unutma: Güçlü bir bağışıklık, bilinçli beslenme ve dengeli yaşamla başlar.
Sonbaharda doğanın ritmine sen de uyum sağla, bedenini sevgiyle destekle.


*Bu yazı bilgi vermek amaçlı yazılmıştır. Sağlığınız için en doğru bilgilere ulaşmak için uzman bir hekiminize mutlaka danışmanızı öneriyoruz.

18 Aralık 2022 Pazar

VÜCUT DİRENCİNİZİ ARTTIRMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?

 


Vücut direncimiz doğrudan doğruya, bedenimizin ne kadar sağlıklı olduğunun, dışarıdan gelen bazı etkenlere karşı savunmasının ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir. Dış etkenleri; virüsler ve bakteriler, hava değişimleri ile birlikte gelen hastalıklar kısacası bağışıklık sistemimizi etkileyen her türlü madde veya durumlar olarak adlandırabiliriz.

Özellikle kış mevsimi ile birlikte havaların soğuması, çeşitli mikrobik hastalıkların ( grip, soğuk algınlığı vs.) yaygınlaşması nedeniyle vücut direncinin yüksek olması önemlidir.

Bağışıklık sistemimizin ne derecede sağlam olduğu vücut direncimizle tamamen bağlantılıdır. Vücut direncimiz zayıfladığı takdirde kendimizi hem fiziksel hem de ruhsal olarak kötü hissetmemiz olasıdır.

Vücut direnci düşüklüğünün belirtileri nelerdir?

• Soğuk algınlığı gibi hastalıklara çabuk yakalanmak ve geç atlatmak

Vücut direncinin düşmesinin en belirgin özelliği hastalıklara yakalanma ve virüs kapma oranının artmasıdır. Özellikle kış aylarının gelmesiyle ve soğuk havaların etkisiyle beraber devamlı olarak tekrar eden soğuk algınlıkları yaşanabilmektedir. Çoğunlukla soğuk algınlığını atlatma süresi 7-10 gün arasıdır. Fakat eğer bu süre uzuyor ve kişi tam iyileşmeden tekrar hastalığa yakalanıyorsa bu durum bağışıklık sisteminin ve vücut direncinin hastalıklara karşı güçlü olmadığını gösterir. Bu sürekli tekrar eden soğuk algınlığı ve diğer hastalıklarda, bağışıklık sistemi daha çok mücadele ettiği için vücut direnci oldukça düşecektir.

• Çabuk ve sık yorulmak

Vücut direncimizin düştüğünün diğer bir göstergesi de enerji olarak yetersiz hissetmemizdir. Vücut direncimiz düştüğü takdirde normalden daha çabuk yorulur, günlük olarak yaptığınız faaliyetleri yapmaya güç bulamayabilirsiniz. Eğer çabuk ve sık yoruluyorsanız ayrıca enerji düşüklüğü de yaşıyorsanız vücut direnciniz düşmüş demektir.

• Yaraların geç iyileşmesi

Vücut direncinin düşük olduğu durumlarda bağışıklık hücreleri sayesinde gerçekleşen iyileşmeler de yavaşlamaktadır. Yaralarınızın normalde olduğundan daha geç iyileşmesi de vücut direncinizin düştüğünün bir belirtisidir.

Vücut direncinin zayıf olması hastalıklara daha çabuk yakalanmamıza sebep olacağından ve hayatımızda diğer eylemlerimizi etkileyeceğinden; bağışıklık sistemimizi ve vücut direncimizi yüksek tutmak önemlidir. Vücut direncimizi yüksek tutmak için yapmamız gereken temel şeyler şunlardır:

1. Dengeli ve sağlıklı beslenmek:

Sağlıklı bir bedenin temel anahtarı sağlıklı beslenmedir. Ve vücudumuzda işleyişin normal olması, bağışıklığımızın güçlü olması gibi durumlar doğrudan beslenmemizle alakalıdır. Sağlıklı ve dengeli beslenmeye özen göstermemiz gerekmektedir. Örneğin; hazır gıda tüketimi yerine içeriği temiz, işlenmemiş gıdaları tüketmek önemlidir. Sebze ve meyveler, doğal yağ kaynağı olan yemişler, probiyotik ve antioksidan içeren gıdalar beslenme düzenine mutlaka eklenmelidir. Vücut direncini arttıran besinler şunlardır:

Sarımsak, greyfurt, portakal, zencefil, kuşburnu, maydanoz, kivi, çilek, enginar, ıspanak, brokoli, bal kabağı, havuç, ceviz, fındık, badem, zeytinyağı gibi doğal yağlar ve özellikle E ve C vitamini içeren gıdalar...

2. Sigara ve alkol kullanmamak:

Sigara ve alkol gibi bağımlılık etkisi olan maddeler; özellikle de sigara içerisinde sağlığımıza zarar verecek nikotin, katran, çeşitli gazlar ve dumanlar barındırmaktadır. Sigara başlı başına öldürücü bir etkiye sahip olmakla birlikte ölümcül pek çok hastalığa da sebep olmaktadır. Aynı şekilde alkol de sağlığımıza zararlı olduğundan tüketilmemesi önemlidir. Sağlığımıza zarar verici etkisi olan her şey direkt olarak bağışıklık sistemimize ve vücut direncimize de zarar verecek ve bizi hastalıklara açık hale getirecektir.

3. Düzenli olarak egzersiz yapmak:

Sağlığımız için beslenme ne kadar önemli ise hareket de bir o kadar önemlidir. Fiziksel aktivite şartlar uygun olduğunca yapılmalıdır. En basit olarak yürüyüş yapmak bile sağlığımız için çok faydalıdır. Bunun yanı sıra açık havada yapılan koşu, bisiklet sürme gibi faaliyetler de hem fiziksel hem de zihinsel sağlığımızı korumak ve beslemek için gereklidirler.

4. Kişisel hijyeni sağlamaya çalışmak:

Bağışıklık sistemimizi beslenmemize, sıvı tüketimimize ve hareketimize dikkat ederek ne kadar korumaya çalışsak da temizlik ve hijyen olmadığı takdirde hastalıklardan korunmak pek mümkün olmayacaktır bu sebeple de hijyen ve temizlik çok önemlidir. Kalabalık ortamlarda maske takmak, elleri sık sık yıkamak gibi hijyenimizi koruyacak şeyler yapmamız gereklidir.


PEMF TERAPİ CİHAZI İLE VÜCUT DİRENCİNİZİ ARTTIRIN

PEMF Terapisi, vücudunuzdaki her hücreyi yeniden şarj etmenin bir yoludur. Böylece hücreleriniz faydalı maddeleri içeri daha iyi alabilir, atıkları atabilir ve en iyi şekilde işlev görebilirler. Bu şekilde enerji düşüklüğü, kırgınlık gibi vücut direnci düşüklüğü belirtileri yaşanması engellenir.

Vücutta biriken toksinler hücrelerin geçiş yollarını tıkayarak hücreler arası enerji geçişine engel olur. PEMF cihazı ise hücreler arası geçiş yollarını temizler, vücudu zararlı toksinlerden arındırır ve vücuttaki verimliliği artırır. Verimlilik ile birlikte aynı zamanda vücutta direnci de artmaktadır. PEMF cihazı bu sayede hem performans artırımı sağlar hem de hafif şiddete hücreleri sarstığı için fizik tedavi, ağrı tedavileri ve spor yaralanmalarında iyileşme sağlar. PEMF cihazı kişiye bütüncül bir sağlık anlayışı sunmaktadır.


20 Şubat 2019 Çarşamba

CANDİDA MANTARI NEDİR?


Candida, bir maya bakterisi türüdür ve her canlıda bulunabilmektedir. Genelde lenf sistemi içerisinde görev alan bu mantar türü, dış etkenler sebebiyle gereğinden fazla çoğaldığında tehlikeli olmaya başlamaktadır. Vücutta mukoza zarı bulunan her bölgede varlık gösterebilen candida mantarına; bağırsak, göz, kulak, mide, mesane, ciğerler ve genital bölgede rastlanabilmektedir.



Doğal olarak vücut yüzeylerinde bulunan Candida, aslında zararlı bir mantar değildir. Doğru sayıda bulunan Candida, bağırsaktaki emilim ve sindirim süreçlerine yardım etmektedir. Ancak bağışıklık sistemi tarafından kontrol edilen mantar miktarı kontrolden çıktığında durum değişmekte ve candida bir hastalık halini almaktadır.  

Candida, bağırsaklarda yaşayan probiyotik bakterilerle bir denge içerisinde vücutta bulunmaktadır. Hatalı antibiyotik kullanımı, fazla şeker tüketimi, rafine un tüketimi gibi bağırsakta metabolize olan bazı ürünler bağırsaktaki bakteri florasının azalmasına ve candidanın çoğalmasına sebep olabilmektedir. Böylece denge bozulmakta ve Candida zararlı etkilerini göstermeye başlamaktadır.

Aynı zamanda bilinçsiz tüketilen antibiyotikler ve bağışıklık sistemini zayıflatan rahatsızlıklar da bağırsaktaki dengeyi bozarak aşırı Candida üremesine sebep olabilmektedir. Örneğin; Yüksek kan şekeri ve aşırı insülin bağışıklık sistemini zayıflatabilmektedir. Yorgun düşen bağışıklık sistemi bakteri ve mantarlarla savaşma yetisini kaybedebilmektedir. Bunun sonucunda candida mantarı kontrolsüz çoğalmaya başlamaktadır. Kontrol altına alınamayan stres, aşırı kortizol salınımına neden olmakta ve kontrolsüz kortizol salınımı ise bağışıklık sistemini zayıflatmaktadır. Bunun sonucunda bağırsaktaki denge bozulmakta ve Candida yayılmaya başlamaktadır.

Candida mantarının vücutta kontrolsüz üremesinin birçok belirtisi vardır. Bunlardan bazıları; Gıda alerjileri, iritasyon, vajinal mantar enfeksiyonları, şeker krizleri, konsantrasyon eksikliği, şişkinlik veya kabızlık, yorgunluk, bitkinlik, baş ağrısı, dilde kalın, beyaz bir tabaka, depresyon, egzama gibi ciltte döküntüler, akne, bağışıklık sistemi problemleridir.

Genel olarak vücuttaki Candida seviyesinin düzenlenebilmesi için bağırsak florasındaki yararlı bakterileri ve aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendirecek besinleri tüketmek doğru seçim olacaktır. Şeker ve karbonhidratlı besinlerden uzak, probiyotik içeriği yüksek, mayalı ve glüten içeriği yüksek gıdalardan sınırlı, fermente sebze ve doğal besin içeriği yüksek bir beslenme tarzı benimsemek Candida yayılımını durdurabilmek açısından önemlidir. Sarımsak, hindistan cevizi yağı, elma sirkesi, zerdeçal, zencefil gibi mantar üremesini engelleyen besinler de beslenme planına dahil edilmelidir. Aynı zamanda yeşil yapraklı sebzeler, maydanoz, enginar, elma gibi vücutta detoksu destekleyen besinlerin tüketilmesi candida temizliği açısından önemlidir.

Genel olarak vücutta birçok sistemde çeşitli rahatsızlıklara sebep olan candida mantarının mutlaka teşhis edilerek tedavi edilmesi şarttır. Stresi düşürmek, probiyotikten ve prebiyotiklerden zengin beslenmek, bağışıklık sistemini güçlü tutmak, mantar üremesini engelleyen ve vücutta detoksu destekleyen besinlerin beslenme planına eklenmesi son derece önemlidir.

Mora Terapi ile Candida terapilerinde Candida mantarının aşırı artışı teşhis edilebilmekte ve silme işlemi yapılarak vücuttan atılımı desteklenebilmektedir. Her terapide olduğu gibi burada da bağırsak sağlığının öneminin altını çizmek istiyoruz. Mora Terapi ile bağırsak detoksu ile Candida silme işlemi desteklenerek bağırsakların sağlıklı flora dengesine geri dönmesi desteklenerek, sağlıklı beslenme davranışlarının kazandırılması ile temizliğin kalıcılığı sağlanmaktadır. 

17 Ekim 2018 Çarşamba

OBEZİTE VE DEPRESYON DÖNGÜSÜ


Depresyon da obezite de dünya çapında sıklıkla karşılaşılan ve her geçen gün yaygınlaşan sağlık problemlerindendir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, depresyonun obezite ya da obezitenin depresyon riskini artırdığı gibi farklı sonuçlar bildirilmesine karşın, çoğunlukla depresyon ve obezite arasında karşılıklı bir etkileşim olduğu gösterilmiştir.



Obezite; tip 2 diyabet, hiperkolesterolemi, osteoartrit gibi kronikleşebilen hastalıklara zemin hazırlar; hayat kalitesini düşürür, ayrıca ciddi sağlık problemlerine sebep olabileceğinden ölüm oranını arttırmaktadır. Yapılan son çalışmalarda; obezite ile birlikte major depresyon, bipolar bozukluk, panik bozukluk gibi psikiyatrik hastalıkların da yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte depresyonun da obeziteye sebep olabileceğine dair araştırmalar bulunmaktadır.

Bu konuda yapılmış bir araştırmanın sonuçlarına göre; aşırı obez bireylerde depresyon görülme riski artarak; depresyon daha ağır geçirilmektedir. Yetişkinlerde önce obezite arkasından depresyon gelişirken, çocuklarda ise önce depresyon ardından obezite geliştiği bildirilmektedir. Özellikle obez kadınlarda depresyon görülme sıklığında obez erkeklere oranla ciddi bir artış gözlemlenmektedir.

Obezite ve depresyon arasındaki ilişkinin tek bir nedeni olmadığı, çok faktörlü bir yapıya sahip olduğu düşünülmektedir. Obez bireylerde en sık görülen sorunlar, kendine güvende azalma, çekingenlik, sosyal yaşamdan soyutlanma, işsizlik, evlilikle ilgili problemler, sıkıntı ve depresyondur. Bunlarla birlikte artan motivasyon kaybı fiziksel aktivitede azalmaya ve sonuç olarak obezite probleminde büyümeye yol açmakta, bir kısır döngü yaratmaktadır.

İnsanda ruhsal durum ve yeme davranışı arasında bir etkileşim olduğu bilinmektedir. Ruhsal durumla yemek seçimi, yeme miktarı ve yeme sıklığı arasında bir ilişki mevcuttur. İnsanda yeme davranışının anksiyete, neşe, üzüntü, öfke, depresyon gibi farklı duygulara göre değiştiği kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalarda sıkıntı, depresyon, yorgunluk sırasında yeme miktarında artma olduğunu bildirilmektedir. Öfke, depresyon, sıkıntı, anksiyete ve yalnızlık gibi negatif duygular, yeme bozuklukları ve yanlış besin tercihleri olarak kişiye geri dönmektedir.

Depresyon ve obezite arasındaki ilişki konusunda yürütülen araştırmalarda, leptin hormonunun salgılanmasında meydana gelebilecek düzensizliklerin de bu ilişkiyi etkileyebileceği savunulmaktadır. Vücutta tokluk hissi sağlayan leptinin antidepresan benzeri bir etkisinin de bulunduğu, düşük düzeydeki leptinin ise depresif davranışlarla ilişkili olabileceği belirtilmiştir.

Bağırsaktaki faydalı bakterilerin, duygu durum üzerinde de etkili olduğunu gösteren çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Probiyotiklerin, bağışıklık sisteminden metabolizmaya kadar birçok yaşamsal faaliyeti etkilerken aynı zamanda beyindeki mutluluk, endişe gibi duyguları kontrol eden merkezine de sinyaller yolladığı savunulmaktadır. Aynı zamanda mutluluk hormonu dediğimiz seratonin salgısının %95’i bağırsaklardaki yararlı bakteriler tarafından üretilmektedir.

Probiyotiklerle ilgili yapılan bir araştırmada, depresyondan obeziteye birçok sağlık probleminin bağırsaklar ve bağışıklık sistemi arasındaki iletişim problemi ile ilgili olduğu belirtilmektedir. Kilo probleminizin, depresif hissetmenizin sebebi bağırsaklarınıza gereken önemi göstermemeniz olabilir. Mora Terapi yöntemi ile yapılan hemen hemen her tedavide bağırsak sağlığı ön planda tutularak, kişinin bütünsel sağlığı amaçlanırken iyileştirmeye bağırsaklardan başlanır. Kilo verme terapilerinde mutlaka probiyotik takviyeler önerilir ve kişinin duygu durumunu desteklemek üzere tedavilerde mutlaka Bach Çiçekleri ve Renk Terapilerine yer verilir. 

4 Ekim 2018 Perşembe

ALERJİ NEDEN BU KADAR YAYGIN?

Alerjiler, bağışıklık sistemimizin çevresel maddelere tepki göstermesi sonucu gelişen biyolojik tepkilerdir. Gıda, polen, toz, hayvanlar, böcek sokmaları veya ilaçlar gibi farklı yapılara alerjen denir ve alerjiler bu maddelere tepki olarak ortaya çıkabilir.

Çocuklarda en sık görülen gıda alerjileri inek sütü, buğday, balık ve deniz ürünleri, tavuk yumurtası, soya, fıstık ve kiviye karşı gelişmektedir.

Vücudun gösterdiği alerjik tepkiler, hapşırık, öksürük, deride kabarma şeklinde olabilmektedir. Ancak, alerjiye yol açan maddeler, bazı kişilerde hayatı tehdit edecek şekilde sonuçlanabilmektedir.


2007 yılında yayımlanan bir araştırma, gıda alerjisi teşhisiyle hastaneye yatırılanların sayısının 1990 yılından bu yana yüzde 500 arttığını göstermektedir. Alerjinin, batı dünyasında daha sık görülmektedir. Her 20 kişiden 1’inde bir gıda alerjisi, her 100 kişiden 1’inde de anafilaksi olarak bilinen hayati tehlikeye sahip alerjik bir reaksiyonların olduğu saptanmıştır.

Peki alerjik reaksiyonlar neden bu kadar artıyor?

Genel olarak ele alındığında, yapılan araştırmalar sonucunda, besin alerjileri daha çok gelişmiş ülkelerde ve büyük kentlerde görülmektedir. Bunun nedenleri endüstrileşme, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler, aşırı hijyenik yaşam ve bilinçsiz antibiyotik kullanımı olabileceği düşünülmektedir. Alerjilerin görülme sıklığındaki artışın sebebi net bir şekilde bilinmemekle birlikte bu konuda birkaç teori öne sürülmüştür.

Bu teorilerden biri hijyen teorisidir. Teoriye göre; insanların çok daha temiz ortamlarda yaşamaları, bağışıklık sistemlerinin zayıflamasına neden oluyor ve bunun sonucunda da vücut alerjik reaksiyon göstermeye elverişli hale geliyor.

İleri sürülen en güncel teorilerden biri de, yumurta ve fıstık gibi alerjik gıdaların çocukluk döneminin sonlarına kadar tüketilmemesi, ileriki dönemlerde bu besinlere karşı alerji gelişimini artırabileceğine yöneliktir. Fıstık alerjisi riskinin yüksek olduğu bir toplumda yapılan bir araştırma, erken yaşta fıstığa maruz bırakılmanın bu besine karşı alerji geliştirmeyi engelleyebileceğini göstermektedir.

D vitamini eksikliği de alerji riskini artırabilmektedir. Yapılan birkaç çalışma, kandaki D vitamini değerinin düşmesinden dolayı alerji geliştirme riskinin arttığını göstermektedir. Fakat var olan alerjileri tedavi etmek için D vitamini tedavisinin etkili olup olmadığı henüz kanıtlanamamıştır.

Alerjilerin neden arttığına dair en yaygın teorilerden biri, bağırsak mikrobiotasının yeterince güçlü olmamasından dolayı alerjilerin arttığıdır.  Düşük lifli diyetler, basit şeker, tatlandırıcı ve gıda katkı maddelerinin tüketiminin artması ve yoğun antibiyotik kullanımı nedeniyle değişmiş bağırsak florası vücudun bağışıklık sistemini olumsuz etkilemekte ve alerji oluşmasına neden olabilmektedir. Aynı zamanda bu konuyla ilgili şunu da söylemek mümkündür. Sezaryen doğum oranları da her geçen gün artmaktadır. Bebek ilk probiyotiklerini annenin vajeninden almaktadır. Bu da bebeğin enfeksiyonlara karşı korunması ve bağışıklık sisteminin güçlü olması için son derece önemlidir. Ancak sezaryen doğumlarda bebek doğum kanalına girmediği için anneden probiyotiklerini alamaz ve bağışıklık sistemi normal doğan bebeklere göre çok daha güçsüzdür. Bu da ileriki dönemlerde alerjik bünyeye sahip olmalarına neden olmaktadır. Aynı zamanda anne sütü yerine verilen mamalar da yine bebeği bağışıklık sistemi açısından yeterince destekleyemez ve bunun sonucunda da bebeğin alerjik bir bünyeye sahip olmasını tetikleyebilmektedir.

Mora terapi yöntemi ile yapılan alerji terapilerinde de; kilo, metabolik sendrom, diyabet terapilerinde olduğu gibi bağırsak sağlığı ve bağışıklık sistemi ön planda tutulmaktadır. Çünkü; güçlü bağırsaklar, güçlü bağışıklık sistemi ve güçlü metabolizma demektir. 


17 Mayıs 2018 Perşembe

NEDEN PROBİYOTİK KULLANMALIYIZ ?

Özellikle son zamanlarda gündeme gelen probiyotik ne demektir? Probiyotik besinler nelerdir, neden gıda takviyesi olarak desteklenmesi gerekmektedir ve neden son zamanlarda bu kadar yaygınlaşmış olabilir? Gelin beraber inceleyelim…
Dünya Sağlık Örgütü’ ne göre probiyotiklerin tanımı, yeterli miktarda kullanıldıklarında sağlık açısından yarar sağlayan canlı mikroorganizmalar olarak yapılmıştır. Bu mikroorganizmalar sağlıklı kişilerin bağırsaklarında belirli miktarlarda bulunmaktadır ancak kontrolsüz antibiyotik kullanımı, fazla alkol kullanımı, bağırsak ameliyatları gibi etkenler sonucunda bu bakterilerin sayısında azalmalar meydana gelmektedir.

Probiyotik mikroorganizmaların bağırsaklarda nasıl etki gösterdiğine bakılacak olursa, vücudumuza aldığımız bu yararlı mikroorganizmalar, bağırsak duvarına tutunarak patojen (hastalık yapan) bakterilerin tutunma bölgelerini kısıtlarlar ve besin kaynakları için rekabete girerek patojen bakterilerin üremelerine engel olurlar. Aynı zamanda patojen bakterilerin zararlı etkilerini inhibe edebilecek maddeler sentezlerler.

Probiyotiklerin yararlarından kısaca bahsedecek olursak, sağlıklı bir sindirim sisteminin oluşmasına katkı sağlarlar ve bağışıklık sistemini güçlendirirler, bazı besin öğelerinin vücutta daha iyi kullanılabilmesini ve vücutta sentezlenebilmesini sağlarlar, hastalıklara bağlı sindirim sistemi şikayetlerinin şiddetini azaltırlar, laktoza duyarlı olan kişilerde laktoza bağlı oluşan olumsuz etkilerin hafifletilmesinde etkilidirler, çeşitli organ kanserlerinin önlenmesinde rol oynarlar, bağırsak rahatsızlıklarında (Crohn hastalığı, spastik kolon vb)meydana gelebilecek olumsuz belirtilerin hafifletilmesine yardım ederler, bağırsak florasını düzenleyerek kabızlığın önüne geçerler, alerjik durumlarda oluşabilecek belirtilerin önlenmesine yardım ederler.

Günlük olarak tüketebileceğimiz doğal probiyotik besinlere; kefir, yoğurt, probiyotikli yoğurt ve peynir örnek olarak verilebilir. Ayrıca boza, şalgam, turşu, tarhana pestili, şıra, fermente zeytinler ve fermente etler de bu gruba dahil edilebilmektedir.

Günümüzde hızlı yaşam şartları sonucu sağlıksız besin tercihlerinin artması probiyotik içeren besinlerin tüketimini azaltabilmekte ve günlük hayatta yaşadığımız stres, vücudumuzu probiyotikler açısından elverişsiz hale getirebilmektedir. Probiyotik besinlerin tüketilemediği durumlarda vücudumuz için gerekli bu mikroorganizmaların gıda takviyesi olarak dışarıdan alınması sağlıklı bir vücut için son derece önemlidir. Dışardan alınabilecek probiyotiğin çeşidi ve dozu ise uzmanlara danışılması gereken konulardır.

Son olarak probiyotiklerin vücutta birçok alanda iyi hali desteklediği unutulmamalı ve eksik olup olmadığı mutlaka sorgulanmalıdır.

Mora terapi yöntemi ile çalışılan kilo kontrolü, metabolik sendrom, insülin direnci, bağırsak mantarı temizliği ve geçirgen bağırsak sendromu gibi pek çok rahatsızlıkta kişiler probiyotik ve prebiyotik takviyeleri ile desteklenmektedir.