24 Ekim 2018 Çarşamba

DÜŞMANIMIZ KRONİK STRES


Gün içerisinde işte, evde, okulda yaşadığımız olaylar, sınavlar, yetişmesi gereken projeler, geçim sıkıntısı, eve giderken maruz kaldığımız trafik hatta akşam evde izlediğimiz haberler bile vücutta stres yaratmaktadır. Peki nedir bu stres? Vücutta nelere sebep olabilir? Neden tehlikelidir?


Stres vücutta ve zihinde, içsel ya da dışsal bir uyarana karşı verilen tepkilerin genel adıdır. Stres kavramı; tamamen negatif olarak da algılanmaması gereken bir kavramdır. Canlının yaşamı için gerçekten tehdit oluşturan durumlarda, stres sayesinde aksiyon ve tedbir alınabilir. Ancak aynı şeyi uzun vade için belirtmek mümkün değildir. Kronikleşen stres durumu vücutta birçok dengesizliklere ve önlem alınmazsa problemlere yol açabilmektedir.


Vücut stresli durumlarda belirli hormonlar salgılar. Bunların başında da kortizol gelir. Kritik anlarda kana karışan kortizol sadece kişinin kendisini koruyabilmesi veya kaçabilmesi için gerekli enerjiyi sağlayabilmek adına kan şekerini artırır ve üreme sistemimizden bağışıklık sistemimize kadar diğer bütün sistemleri bir süreliğine baskılar. Kortizol salınımı tehlike geçince normale dönmektedir. Hayatımızı kurtaran bu hormon, stres kronik hale geldikten sonra olumsuz etkilerini göstermeye başlar.

Stres kronikleştiğinde vücut hep alarm durumunda kalmaktadır. Kandaki kortizol değerleri sürekli yüksek seyretmektedir. Sonuç olarak anksiyete, bağışıklık sisteminin etkin bir şekilde çalışamaması, yüksek tansiyon, sindirim problemleri, kısırlık, obezite, kalp krizi, uyku, hafıza ve konsantrasyon sorunları meydana gelebilmektedir.

Yapılan araştırmalar stres hormonlarının bel çevresinde daha çok yağ depolanmasına sebep olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda aşırı kilo ve riskli yağlanmaya bağlı olarak kalp krizi gelişme olasılığını da artırmaktadır. Stres hormonları kalp atışlarını hızlandırarak, damarların daralmasına sebep olarak tansiyonun yükseltmektedir. Stres kronikleştiğinde kalbe binen yük artar ve kalp- damar hastalıklarının oluşmasına zemin hazırlanmış olur.

Sürekli hale gelen stres durumu sindirim sistemi üzerinde de olumsuz etki yaratmaktadır. Mide ülseri, reflü, hazımsızlık, kabızlık, ishal, spastik kolon, şişkinlik, gaz şikâyetleri bunlardan bazılarıdır.

Stres hormonlarının kanda sürekli yüksek seyretmesi sonucu bağışıklık sistemi aktiviteleri de bozulmaktadır. Bunun sonucunda vücut enflamasyona elverişli hale gelmektedir. Bu da stresli kişilerin daha kolay hastalanarak, daha zor iyileşmelerine sebep olmaktadır. Bağışıklık sisteminin düzgün çalışmaması nezleden kansere kadar tüm hastalıkların oluşmasını etkilemektedir. Bununla birlikte yapılan çalışmalar kanser hastalarında oluşan kronik stresin, metastaz olasılığını ve yayılma hızını arttığını göstermektedir.

Yapılan çalışmalar gösteriyor ki stres hormonları yüksek olan kişiler, hamile kalmakta zorlanmaktadır. Aynı zamanda herhangi bir fiziksel problem olmamasına rağmen, çiftin aşırı çocuk istemesi de stres yaratabilir ve bu nedenle hamilelik gerçekleşmeyebilir. Bununla birlikte adet düzensizlikleri ve adetten erken kesilme de stresli kişilerde sıkça karşılaşılmaktadır.

Kandaki kortizol seviyelerinin kemik yoğunluğunu da azalttığı, bu sebeple kemik erimesine sebebiyet verebileceğini gösteren çalışmalar da mevcuttur. Kronik stresin, beyin üzerine etkilerinden bahsedersek, hafızaya zarar verdiğini gösteren araştırmalar bulunmaktadır. Hafıza problemleri sonrasında demans, alzehimer ve konsantrasyon bozuklukları gibi ciddi problemlere sebebiyet verebilmektedir.

Stresli durumda baş ağrıları sıkça görülmektedir. Migren ve gerilim tipi baş ağrılarının çoğunluk nedeni strestir. Aynı zamanda depresyon, kaygı bozuklukları, panik bozukluk gibi hastalıklar, gergin kişilerde daha sık görülmektedir.

Peki günlük hayatımızdan stresi çıkaramıyorsak, nasıl baş edebiliriz? Kendinize iyi gelen, sizi günlük hayatın stresinden uzaklaştırabilecek uğraşlar bulmak en önemli yöntemlerdendir. Özellikle düzenli egzersizin stres hormonlarını azalttığı bilinmektedir.

Uyku düzeninize de dikkat etmelisiniz. Düzenli ve yeterli uyku, kortizol seviyelerinizi dengede tutmanıza yardımcı olacaktır.

Sağlıklı beslenme de stresle savaşta en önemli etkenlerden biridir. Karbonhidrat ve basit şekerlerden zengin diyetler kan şekerinizde ani oynamalara sebep olacağından kronik stres için kesinlikle doğru bir tercih olmayacaktır. Bunların yerine protein, sağlıklı yağlar, sebzeler sizi hem tok tutacak hem de kan şekerinizi dengeleyecektir. Aynı zamanda C vitamini tüketimi de stresi kontrol altına almanıza yardımcı olabilmektedir. Araştırmalar gösteriyor ki, C vitamini stres ve stres kaynaklı kalp krizi, yüksek tansiyon gibi sağlık problemlerine karşı koruyucu etki göstermektedir. C vitamini vücutta stresle savaşırken aynı zamanda bağışıklık sisteminizi de güçlendirecektir. Aynı zamanda omg-3 ‘ün de vücutta stresle savaştığını gösteren araştırmalar bulunmaktadır.

Kronik stresin birçok sindirim sistemi rahatsızlığına sebep olabileceği ve bağışıklık sistemini olumsuz etkileyeceğinden bahsettik. Buna karşı bağırsak floramızı desteklemek en önemli önlemlerden biri olacaktır. Probiyotik bakteriler bağışıklık sisteminizi destekleyerek artan kortizol seviyelerinizi aşağı çekmenize yardımcı olacaktır.

Mora Terapi yöntemi ile yapılan stres terapilerinde daha çok renk terapileri ve kişiye özgü Bach çiçeklerinden oluşturulmuş terapiler kullanılmaktadır. Kronik stres vücutta önemli sorunlara neden olabiliyor, bütünsel sağlığımız açısından stresle başa çıkma tedavi ve yöntemlerini mutlaka dikkate almalıyız. 



17 Ekim 2018 Çarşamba

OBEZİTE VE DEPRESYON DÖNGÜSÜ


Depresyon da obezite de dünya çapında sıklıkla karşılaşılan ve her geçen gün yaygınlaşan sağlık problemlerindendir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, depresyonun obezite ya da obezitenin depresyon riskini artırdığı gibi farklı sonuçlar bildirilmesine karşın, çoğunlukla depresyon ve obezite arasında karşılıklı bir etkileşim olduğu gösterilmiştir.



Obezite; tip 2 diyabet, hiperkolesterolemi, osteoartrit gibi kronikleşebilen hastalıklara zemin hazırlar; hayat kalitesini düşürür, ayrıca ciddi sağlık problemlerine sebep olabileceğinden ölüm oranını arttırmaktadır. Yapılan son çalışmalarda; obezite ile birlikte major depresyon, bipolar bozukluk, panik bozukluk gibi psikiyatrik hastalıkların da yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Bununla birlikte depresyonun da obeziteye sebep olabileceğine dair araştırmalar bulunmaktadır.

Bu konuda yapılmış bir araştırmanın sonuçlarına göre; aşırı obez bireylerde depresyon görülme riski artarak; depresyon daha ağır geçirilmektedir. Yetişkinlerde önce obezite arkasından depresyon gelişirken, çocuklarda ise önce depresyon ardından obezite geliştiği bildirilmektedir. Özellikle obez kadınlarda depresyon görülme sıklığında obez erkeklere oranla ciddi bir artış gözlemlenmektedir.

Obezite ve depresyon arasındaki ilişkinin tek bir nedeni olmadığı, çok faktörlü bir yapıya sahip olduğu düşünülmektedir. Obez bireylerde en sık görülen sorunlar, kendine güvende azalma, çekingenlik, sosyal yaşamdan soyutlanma, işsizlik, evlilikle ilgili problemler, sıkıntı ve depresyondur. Bunlarla birlikte artan motivasyon kaybı fiziksel aktivitede azalmaya ve sonuç olarak obezite probleminde büyümeye yol açmakta, bir kısır döngü yaratmaktadır.

İnsanda ruhsal durum ve yeme davranışı arasında bir etkileşim olduğu bilinmektedir. Ruhsal durumla yemek seçimi, yeme miktarı ve yeme sıklığı arasında bir ilişki mevcuttur. İnsanda yeme davranışının anksiyete, neşe, üzüntü, öfke, depresyon gibi farklı duygulara göre değiştiği kabul edilmektedir. Yapılan çalışmalarda sıkıntı, depresyon, yorgunluk sırasında yeme miktarında artma olduğunu bildirilmektedir. Öfke, depresyon, sıkıntı, anksiyete ve yalnızlık gibi negatif duygular, yeme bozuklukları ve yanlış besin tercihleri olarak kişiye geri dönmektedir.

Depresyon ve obezite arasındaki ilişki konusunda yürütülen araştırmalarda, leptin hormonunun salgılanmasında meydana gelebilecek düzensizliklerin de bu ilişkiyi etkileyebileceği savunulmaktadır. Vücutta tokluk hissi sağlayan leptinin antidepresan benzeri bir etkisinin de bulunduğu, düşük düzeydeki leptinin ise depresif davranışlarla ilişkili olabileceği belirtilmiştir.

Bağırsaktaki faydalı bakterilerin, duygu durum üzerinde de etkili olduğunu gösteren çalışmalar her geçen gün artmaktadır. Probiyotiklerin, bağışıklık sisteminden metabolizmaya kadar birçok yaşamsal faaliyeti etkilerken aynı zamanda beyindeki mutluluk, endişe gibi duyguları kontrol eden merkezine de sinyaller yolladığı savunulmaktadır. Aynı zamanda mutluluk hormonu dediğimiz seratonin salgısının %95’i bağırsaklardaki yararlı bakteriler tarafından üretilmektedir.

Probiyotiklerle ilgili yapılan bir araştırmada, depresyondan obeziteye birçok sağlık probleminin bağırsaklar ve bağışıklık sistemi arasındaki iletişim problemi ile ilgili olduğu belirtilmektedir. Kilo probleminizin, depresif hissetmenizin sebebi bağırsaklarınıza gereken önemi göstermemeniz olabilir. Mora Terapi yöntemi ile yapılan hemen hemen her tedavide bağırsak sağlığı ön planda tutularak, kişinin bütünsel sağlığı amaçlanırken iyileştirmeye bağırsaklardan başlanır. Kilo verme terapilerinde mutlaka probiyotik takviyeler önerilir ve kişinin duygu durumunu desteklemek üzere tedavilerde mutlaka Bach Çiçekleri ve Renk Terapilerine yer verilir. 

10 Ekim 2018 Çarşamba

ŞEKERLER ENERJİ VERİR (Mİ)?


Şeker, maalesef günümüzde en çok tüketilen besin maddelerinden biridir. Her gün çayınıza, kahvenize attığınız şeker, yediğiniz tatlılar ve içtiğiniz gazlı içeceklerin yanı sıra içeriğini bilmediğimiz paketli gıdalarda da bulunmaktadır. Dolayısıyla şeker tüketirken, günde ne kadar tükettiğimiz konusunda net bir şey söyleyebilmek mümkün değildir.

Fazla şeker, vücut tarafından tolere edilemez ve bunun sonucunda zamanla vücutta birikerek birçok ciddi sağlık sorununa neden olabilmektedir. Şeker, vücutta hormon salınımını olumsuz etkiler, yaşlanma sürecini hızlandırır, kilo artışına ve bölgesel yağlanmaya sebep olur, karaciğer yağlanmasını tetikler, kalp-damar sağlığınızı olumsuz etkiler, bağışıklık sistemini zayıflatır, diyabet riskini artırır. Aynı zamanda daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi vücutta bağımlılık yaratmaktadır. Bu durum sadece kilo açısından değil aynı zamanda genel sağlık durumunuz açısından da çok önemlidir.


Şeker tüketmezsen enerjisiz kalırsın, beynin az çalışır gibi söylemlere günlük hayatta çok denk gelmişsinizdir. Bu yaklaşımlar son derece yanlıştır. Beynin ve vücudun ‘ekstra’ tüketeceğiniz yapay şekerlere kesinlikle ihtiyacı yoktur. Çünkü; beyin ihtiyacı olan şekeri gün içerisinde yediğimiz sebzelerden, kuru baklagillerden de karşılayabilmektedir.


Sabahları yataktan bir türlü kalkamıyorum, ne kadar uyursam uyuyayım dinç uyanamıyorum, sürekli halsiz hissediyorum diyorsanız, bunun sebebinin tiroid gibi bir hormon metabolizması, fazla stres veya geceleri düzensiz uyku saatleri gibi hayat tarzınızdan ya da sağlık sorunlarından kaynaklanmadığından emin olduktan sonra, beslenme düzeninizi mutlaka gözden geçirmelisiniz.

Gün içerisinde tüketeceğiniz şeker içeriği yüksek gıdalar, özellikle paketli ürünler, enerjinizi kısa süreliğine yükseltebilir. Ancak, insülin seviyenizi de yükseltir ve sonrasında da hızla kan şekerinizin tekrar düşmesine sebep olur. Bu nedenle enerjiniz çabucak biterek, açlık hissiniz artarak geri dönecektir. Kan şekerindeki bu ani dalgalanmalar gün içerisinde vücudunuzda halsizlik ve bitkinlik hissini oluşturacaktır.

Gün içerisinde karbonhidrat ağırlıklı öğünlerin tüketimlerinden hemen sonra kanda seratonin seviyeleri artacağından, sakinlik ve rahatlama hissi meydana gelir. Genellikle yemeklerden sonra duyabileceğiniz ‘Rehavet çöktü’ deyimi de aslında buradan gelmektedir. Bu durum, gün içerisindeki uyku hali, odaklanma problemlerinin oluşum sebeplerinden biridir. 

Sabahları dinç uyanamamaktan yakınanlar için şunu da söylemek mümkündür. Gece yatağa tok girdiğinizde vücut sindirim için çalışmaya devam etmek zorunda kalacaktır. Bu nedenle vücudunuz yeni güne hazır uyanabilmek yerine, tüm gece çalışmış ve dinlenememiş olarak güne başlar. Bu konuda, gece yatağa girmeden en az 3-4 saat öncesinde beslenme işleminin tamamen bitmiş olması önerilmektedir.

Masum gözüken şeker aslında yaşam standartlarınızı ne kadar çok etkiliyormuş değil mi? Siz de enerjinizi sebzelerden, kaliteli karbonhidrat kaynaklarından, proteinlerden ve sağlıklı yağlardan karşıladığınızda değişimi göreceksiniz. Şekersiz beslenmeye başladığınızda sabahları dinç uyandığınızı gözlemleyeceksiniz.

Mora Terapi yöntemi ile şeker bağımlılığınızdan kurtulmanız mümkündür. Şekerli gıdalardan alınan frekans bilgileri ile vücuttan silme işlemi gerçekleştirilerek bu gıdalara karşı isteksizlik oluşturulur. Bunun sayesinde de Mora Terapi seansları sonrasında verilecek olan sağlıklı beslenme protokolüne uyum kolaylaşacaktır. Bu şekilde bütünsel olarak sağlıklı hissederek güne daha zinde başlayabilirsiniz. 



4 Ekim 2018 Perşembe

ALERJİ NEDEN BU KADAR YAYGIN?

Alerjiler, bağışıklık sistemimizin çevresel maddelere tepki göstermesi sonucu gelişen biyolojik tepkilerdir. Gıda, polen, toz, hayvanlar, böcek sokmaları veya ilaçlar gibi farklı yapılara alerjen denir ve alerjiler bu maddelere tepki olarak ortaya çıkabilir.

Çocuklarda en sık görülen gıda alerjileri inek sütü, buğday, balık ve deniz ürünleri, tavuk yumurtası, soya, fıstık ve kiviye karşı gelişmektedir.

Vücudun gösterdiği alerjik tepkiler, hapşırık, öksürük, deride kabarma şeklinde olabilmektedir. Ancak, alerjiye yol açan maddeler, bazı kişilerde hayatı tehdit edecek şekilde sonuçlanabilmektedir.


2007 yılında yayımlanan bir araştırma, gıda alerjisi teşhisiyle hastaneye yatırılanların sayısının 1990 yılından bu yana yüzde 500 arttığını göstermektedir. Alerjinin, batı dünyasında daha sık görülmektedir. Her 20 kişiden 1’inde bir gıda alerjisi, her 100 kişiden 1’inde de anafilaksi olarak bilinen hayati tehlikeye sahip alerjik bir reaksiyonların olduğu saptanmıştır.

Peki alerjik reaksiyonlar neden bu kadar artıyor?

Genel olarak ele alındığında, yapılan araştırmalar sonucunda, besin alerjileri daha çok gelişmiş ülkelerde ve büyük kentlerde görülmektedir. Bunun nedenleri endüstrileşme, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler, aşırı hijyenik yaşam ve bilinçsiz antibiyotik kullanımı olabileceği düşünülmektedir. Alerjilerin görülme sıklığındaki artışın sebebi net bir şekilde bilinmemekle birlikte bu konuda birkaç teori öne sürülmüştür.

Bu teorilerden biri hijyen teorisidir. Teoriye göre; insanların çok daha temiz ortamlarda yaşamaları, bağışıklık sistemlerinin zayıflamasına neden oluyor ve bunun sonucunda da vücut alerjik reaksiyon göstermeye elverişli hale geliyor.

İleri sürülen en güncel teorilerden biri de, yumurta ve fıstık gibi alerjik gıdaların çocukluk döneminin sonlarına kadar tüketilmemesi, ileriki dönemlerde bu besinlere karşı alerji gelişimini artırabileceğine yöneliktir. Fıstık alerjisi riskinin yüksek olduğu bir toplumda yapılan bir araştırma, erken yaşta fıstığa maruz bırakılmanın bu besine karşı alerji geliştirmeyi engelleyebileceğini göstermektedir.

D vitamini eksikliği de alerji riskini artırabilmektedir. Yapılan birkaç çalışma, kandaki D vitamini değerinin düşmesinden dolayı alerji geliştirme riskinin arttığını göstermektedir. Fakat var olan alerjileri tedavi etmek için D vitamini tedavisinin etkili olup olmadığı henüz kanıtlanamamıştır.

Alerjilerin neden arttığına dair en yaygın teorilerden biri, bağırsak mikrobiotasının yeterince güçlü olmamasından dolayı alerjilerin arttığıdır.  Düşük lifli diyetler, basit şeker, tatlandırıcı ve gıda katkı maddelerinin tüketiminin artması ve yoğun antibiyotik kullanımı nedeniyle değişmiş bağırsak florası vücudun bağışıklık sistemini olumsuz etkilemekte ve alerji oluşmasına neden olabilmektedir. Aynı zamanda bu konuyla ilgili şunu da söylemek mümkündür. Sezaryen doğum oranları da her geçen gün artmaktadır. Bebek ilk probiyotiklerini annenin vajeninden almaktadır. Bu da bebeğin enfeksiyonlara karşı korunması ve bağışıklık sisteminin güçlü olması için son derece önemlidir. Ancak sezaryen doğumlarda bebek doğum kanalına girmediği için anneden probiyotiklerini alamaz ve bağışıklık sistemi normal doğan bebeklere göre çok daha güçsüzdür. Bu da ileriki dönemlerde alerjik bünyeye sahip olmalarına neden olmaktadır. Aynı zamanda anne sütü yerine verilen mamalar da yine bebeği bağışıklık sistemi açısından yeterince destekleyemez ve bunun sonucunda da bebeğin alerjik bir bünyeye sahip olmasını tetikleyebilmektedir.

Mora terapi yöntemi ile yapılan alerji terapilerinde de; kilo, metabolik sendrom, diyabet terapilerinde olduğu gibi bağırsak sağlığı ve bağışıklık sistemi ön planda tutulmaktadır. Çünkü; güçlü bağırsaklar, güçlü bağışıklık sistemi ve güçlü metabolizma demektir. 


26 Eylül 2018 Çarşamba

GIDA BAĞIMLILIĞI


Alkol, sigara ve madde bağımlılığı en sık duyduğumuz bağımlılıklardır. Ancak günümüzde en az bunlar kadar zararlı bağımlılıklar da var. Günümüzde artan obezite, aslında yanlış beslenmenin ve yanlış gıda tercihlerinin de ne kadar artığını göstermektedir. Bu nedenle şekerli ve yağlı gıdalara da bağımlı olunabileceği düşüncesi yaygınlaşmaktadır.



Alkol, sigara ve uyuşturucu gibi maddeler beyinde dopamin ve seratonin salgılatarak, bağımlılık mekanizmasını harekete geçirirler. Karbonhidrat ve yağ içeriği yüksek gıdalar ve basit şekerler de aynı mekanizma ile bağımlılığa sebep olabilmektedir. Sonucunda da durdurulamayan yağlı ve şekerli gıda tüketimi meydana gelmektedir.

Vücudumuzda doğal yollarla da salgılanmakta olan seratonin, kişiyi huzurlu ve iyi hissettirir, dopamin ise vücutta canlılık hissini oluşturmaktadır. Karbonhidrat ve basit şekerden zengin veya yüksek oranda yağ içeren gıdalar tükettiğimizde vücutta seratonin ve dopamin salınımı artmaktadır. Bu nedenle kişiler çikolata, cips, şekerli yiyecek veya içecekleri tükettiklerinde daha mutlu hissettiklerini düşünerek, mutsuz veya gergin oldukları dönemlerde bu gıdalara ihtiyaç duyarlar ve bu aşamada bağımlılık oluşmaya başlar.

Bu hormonlar aynı zamanda tatmin duygusu ile ilişkilidir. Beyindeki dopamin salınımından sonra ciddi şekilde mutluluk ve tatmin olma hissi oluşur. Bu hissin sonunda ise “düşüş” olarak tarif edebileceğimiz bir yoksunluk hissi oluşmaya başlar. Bu yoksunluk hissinin oluşmaması için daha fazla maddeye-gıdaya ihtiyaç duyulur ve bu şekilde bir kısır döngü meydana gelir. Kişi artık tatmin olabilmek için daha sık bu gıdalara başvurmaya başladığında beyinden salgılanan bu hormonları taşıyan sinir uçlarında aşırı yükleme sebebi ile harabiyet başlar. Bu nedenle kişiler daha fazla gıdaya ihtiyaç duyar ve bu sınır git gide yukarı çıkar.

Eğer bir yiyeceği neredeyse her gün tüketiyorsanız, yemediğiniz zaman işinize odaklanamıyorsanız veya huzursuzluk hissediyorsanız siz de bu yiyeceğe karşı olan bağımlılığınızı sorgulamalısınız. Bu gibi durumlarda gıda bağımlılığından kurtulmak için, sigara ve alkol bağımlılıklarında da olduğu gibi bu besinlerden uzak kalarak bağımlılık ortadan kaldırılabilmektedir. Bağımlılık yapmış olan gıdalardan uzak kalındığı süre boyunca, seratonin seviyelerini dengeleyebilecek, keten tohumu, kinoa, hindi, tavuk, yumurta, balık, maş fasulyesi, kuruyemişler, zencefil, tarçın, brokoli, elma, erik gibi besinler ve dopamin seviyelerini dengelebilmek için ise dana eti, susam, avokado, sarımsak, kakao gibi besinler beslenme planına eklenebilir.

Mora Terapi yöntemi ile yapılan tüm bağımlılık terapilerinde olduğu gibi kişinin özellikle düşkün olduğu gıdalardan alınan frekans bilgileri ile kişinin vücudunda bu gıdalara karşı isteksizlik oluşturulur. Bu şekilde kişinin bu gıdalardan uzak kalması ciddi boyutta kolaylaşmış olur. Aynı zamanda yapılan genel bir frekans temizliği ve detoks sayesinde de vücutta şimdiye kadar bu besinler yüzünden meydana gelmiş olan harabiyet ortadan kalkmaya başlar ve kişi bedensel-ruhsal-zihinsel boyutta eskisinden daha sağlıklı ve zinde hisseder. 

19 Eylül 2018 Çarşamba

TİP2 DİYABET İÇİN NELER YAPILABİLİR?


Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen diyabet, vücutta kan şekerini düzenleyen hormonlardan olan insülinin yetersizliği veya vücudun salgılanan insülini etkili kullanamaması sonucunda oluşan kan şekerindeki kontrolsüz yükselmelere denmektedir. Zamanında önlem alınmadığı veya kan şekerinin kontrol edilmediği durumlarda diyabet, şeker yüksekliği ile birlikte şekerin toksik etkilerinin özellikle damarlar üzerinde gösterdiği olumsuz etkilerle başta gözler, böbrekler, sinir uçları, kalp ve beyin damarları ve bacak damarları gibi pek çok organımızda ve dokumuzda kalıcı hasarlar oluşturabilmektedir.

Tip 2 diyabetin ortaya çıkmasındaki etmenler; kalıtım, şişmanlık, gebelik, uzun süreli ilaç kullanımı, enfeksiyonlar, fiziksel – psikolojik travmalar ve bazı pankreas hastalıklarıdır.



Son zamanlarda tüm Dünya’ da ve Türkiye’de artış gösteren obezite diyabet oluşumundaki en önemli risk faktörlerinden biridir. Özellikle karın çevresindeki yağlanma insülin direnci oluşumunu tetiklemektedir. Bu nedenle, diyabetin önlenmesinde, kontrol altına alınmasında, ilerlemesi durumunda oluşabilecek sorunların önüne geçebilmek ve yaşam kalitemizi artırabilmek adına kilo kaybı şarttır.

Sağlıklı beslenme davranışlarını ve düzenli egzersizi yaşam tarzı haline getirebilmek esastır. Genel beslenme kurallarından kısaca bahsetmek gerekirse; basit şekerden kesinlikle uzak durulmalıdır. Kan şekerinde ani dalgalanmalara sebebiyet verebilecek, glisemik indeksi yüksek gıdalar ve paketli ürünler kesinlikle tüketilmemelidir. Meyveler tavsiye edilen miktarlarda ve saatlerde tüketilmelidir. Doğru pişirilen veya doğru servis edilen sebzeler ve et-tavuk-balık gibi protein grubu besinler beslenme planına dahil edilmelidir. Ceviz, fındık, badem gibi kuruyemişler ve zeytinyağı gibi sağlıklı yağların ve yoğurt-kefir gibi probiyotik içerikli süt ürünlerinin diyete eklenmesi önerilmektedir. Probiyotik kullanımı, omg 3 takviyesi, Dvitamini takviyesi bu süreçte en büyük destekçileriniz olacaktır.

Mora terapi ile insülin hormonu ile hücre yüzeyindeki insülin reseptörlerinin etkileşiminin gerçekleştiği ortamın temizlenmesi-detoksifikasyonu gerçekleştirilmektedir. Bu sayede hücreler insüline karşı daha duyarlı hale gelmekte ve insülinin kullanılabilirliği artmaktadır. Bu konuda daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır ancak, Mora Terapi ve doğru beslenme kombinasyonu ile gerek metabolik belirteçlerde önemli düzelmeler gerekse de sübjektif iyilik hali belirgin şekilde artmaktadır. Doğru beslenme için ise yapılabilecek Mora Terapi kilo seansları ile yeni beslenme düzenine uyum kolaylaşarak, tedavi süreci hızlanabilmektedir. 

12 Eylül 2018 Çarşamba

KİLO VERİRKEN EN BÜYÜK DESTEKÇİNİZ: MORA TERAPİ!

Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde aşırı kilo kazanımı ve vücut yağlanması gibi problemlere sık sık rastlanmaktadır. Vücudun yağlanması hatta ilerlemesi sonucunda oluşan obeziteye neden olan etmenler tam olarak açıklanamamakla birlikte aşırı ve yanlış beslenmeyle birlikte fiziksel aktivite yetersizliği, temel nedenler olarak kabul edilmektedir.

Günümüzde, yağ ve şeker içeriği oldukça yüksek olan yiyecek ve içeceklerin daha kolay ulaşılabilir olması bu tarz besinlerin tercih edilebilirliğini artırmaktadır. Aynı zamanda günümüz teknolojisindeki gelişmeler, yaşamı kolaylaştırmakla birlikte, günlük hareketleri önemli ölçüde sınırlamıştır. Hareketsiz yaşam, düzensiz öğünler, yanlış besin tercihleri, su yerine şekerli içeceklerin tüketilmesi sonucunda bedenimizin yağlanıyor olması beklenen bir sonuçtur…

Herkesin bir düşkünlüğü vardır. Kimimiz kahvesiz olmaz, çaysız yapamam der, kimimiz hamur işi görünce kendime engel olamıyorum der, büyük bir çoğunluğumuz da şekerli gıdalara karşı koyamamaktan yakınır. Aşırı karbonhidrat ve glisemik indeksi yüksek gıdaların kontrolsüz tüketimi sonucunda kan şekerinde dalgalanmalar meydana gelir. Ani yükselen kan şekeri aniden düşerek erken acıkmanıza sebebiyet verir. Aynı zamanda bozulan insülin salımı sonucunda da yağ yapımı hızlanır ve alınan şeker ve karbonhidratların fazlası yağ olarak depolanmaya başlar. Şekerden ve karbonhidrattan zengin beslenme tarzı son derece yanlıştır.

Mora Terapi ailesi olarak mucize kilo verme kürleri veya detoks suları gibi moda diyet akımlarını son derece sağlıksız buluyoruz ve kesinlikle desteklemiyoruz. Mora Terapinin amacı uygulanan 3 aylık protokol boyunca sağlıklı beslenme alışkanlıkları kazandırmakla birlikte su tüketimini ve günlük aktiviteleri artırarak sağlıklı ve kalıcı kilolar verebilmektir. Sağlıklı alışkanlıkların oluşabilmesi için 3 ay yeterli bir süredir.

Mora Terapi yöntemi ile yapılan metabolik sendrom, diyabet, geçirgen bağırsak sendromu gibi terapilerden elde edilen bilgiler ve sonuçlar ışığında Mora Terapi kilo verme terapileri geliştirilmiştir. Kilo verme terapilerinde kalıcı başarılar elde eden tamamlayıcı tıp yöntemi Mora Terapi, herhangi bir yan etkiye yol açmadan, vücudumuzdaki doku ve sistemler arasındaki iletişimin frekanslar yardımıyla gerçekleştiğinden yola çıkmaktadır. Her seansta genel frekans temizliği yapıldığından, tansiyon, kolesterol veya kan şekeri ile ilgili problem yaşayan danışanlarımızda ciddi düzelmeler gerçekleşmektedir. Ayrıca, frekans temizliği sayesinde vücutta birikmiş olan toksinler de vücuttan uzaklaştırılmış olur.

Mora Terapi yöntemi ile yapılan kilo terapilerinde, iyileştirmeye her zaman bağırsaklardan başlanır. Kaliteli bağırsak florası, iyi çalışan bağırsakları ve sağlıklı vücut fonksiyonlarını beraberinde getirir. Mora terapi seanslarında ve seanları takiben verilen diyet protokolünde bağırsak florasındaki dengeler gözetilerek temizleme işlemi gerçekleştirilir. Seans sonrasında verilen diyet protokolünden kısaca bahsedecek olursak; sebze, protein ve sağlıklı yağlar içeren, basit şeker içermeyen, karbonhidratların ve meyvelerin de kullanılabilir miktarlarının belirtildiği, bağırsak sağlığını destekleyen sağlıklı bir beslenme planıdır. Serbest olan yiyeceklerde miktar sınırlaması yoktur. Bol su ve fiziksel aktiviteyi de desteklemektedir.

Kilo verme seanslarında, bağırsak terapisinin yanında, bağırsak sağlığını bozacak ya da danışanın özellikle bağımlısı olduğunu düşündüğü yüksek şeker, karbonhidrat ve yağ içerikli gıdalar tüplere koyularak cihaza yerleştirilir. Tüplerden alınan frekanslarla, bağımlılık terapilerinde de kullandığımız gibi vücuttan silme işlemi gerçekleştirilerek bu besinlere karşı isteksizlik oluşturulur. Bu şekilde verilen beslenme protokolüne uyum büyük oranda kolaylaşır. Kişi isteksizlik oluşturulan gıdalara karşı yoksunluk hissetmeden, diyet yapıyorum psikolojisine girmeden kolaylıkla kilo vermeye başlar. Titizlikle uygulanan protokol ve düzenli alınan Mora Terapi seansları sonrasında kişi sağlıklı beslenme alışkanlıklarını yaşam tarzı haline getirmiş olur.

Mora Terapi ile 5+1 seans şeklinde uygulanan 3 ay izlem süreci olan kilo verme protokolümüzde amaç, protokol süresince 12-15 kg kaybetmektir. Bu kayıp 3 ay için ideal bir kilo kaybıdır. Ancak protokol süresince verilebilecek kilo, kişinin metabolizması, yaşı, cinsiyeti, fiziksel aktivite durumuna göre değişebilmektedir. İlk 3 seans genellikle 3-4 gün aralıklarla verilmekte, geri kalan seanslar ise 1-2 hafta hatta 1 ay aralıklarla verilebilmektedir. Seans sayıları ve aralıkları kişinin vermesi gereken kiloya göre veya kilo verme hızına göre değişebilmektedir.

Kısacası Mora Terapinin amacı, danışanın sağlıklı şekilde kilo vererek ideal kilosuna ulaşmasını sağlamaktır. Kişi protokol süresince bedenindeki iyi yöndeki değişimleri fark ederek motive olur. Uykuları düzene girer, sabahları daha enerjik güne başlar, duygu durumu düzenlenir… Mora Terapi ile iyi hissederek zayıflayın. Unutmayın ki Mora Terapi kilo vermek isteyenlerin de en büyük destekçisi!